بسم الله الرحمن الرحيم

RAHMAN VE RAHiM OLAN ALLAH'IN ADIYLA

Çok geç olmasın!…

Yorum bırakın

Es-selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh

Şu ayrılık meselesine takıldım iki gündür. Üç kişilik bir topluluk, Türk toplumu ya da İslam dünyası; neden birlik olamıyoruz biz? Nerede ayrılıyoruz?

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM : ”İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. (Azabından) korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir.” ENAM-153.

Bizim ayrılıklarımız, yolumuzu ayetler ve hadisler ışında net olarak çizemeyimişimizden. Biz Kur’an okuruz ama anlamayız, alimler anlasın biz onlara uyalım mantığımızdan. Namazı kılarken, orucu tutarken; yine aynı sebepten direkt hadisleri okumak yerine, namaz hocalarına, İslam ilmihallerine itimat edişimizden. Sonra ne oluyor farkında mıyız? Dinimiz birilerinin tekelinde, adı İslam kalmış ama sahabenin diniyle hiç örtüşmeyen bir din var ortada. Biz hala ”büyüklerimiz” den medet umar, onları kendimize şefaatçi kılar durumdayız. Unuttuk mu ayeti? Ne diyordu :

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM : ” İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? ” BAKARA-255. ayetin bir kısmı ve Ayetel Kürsi’nin içinde yer alırdı hani?!

Bırakalım şefaatçileri, hangi dinin görevlisi olduğunu bilmediğimiz görevlileri. Elimize Kur’an alıp, derinlemesine düşünmemiz gerek bizim; sahabeyi tanıyıp, anlamaya çalışmamız gerek bizim. Ve bu yolda anlamayacağınızı düşündüğünüz her an aklınıza getirin ayeti :

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM : ”Allah’ın izni olmayınca hiç bir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir.” TEGABUN-11.

Elbette alimler, İslam konusunda derin araştırmalar yaparak görüş bakımından sağlam olan insanlar, bizim ayetleri ve hadisleri daha iyi anlamamız için fikirlerine başvuracağımız insanlardır. Ama bizim öncelikli kaynağımız Kur’an ve Peygamberimiz S.A.V. olmalıdır. Onun dışındaki kaynaklar; bizi ancak aydınlatabilir, yol göstericimiz, önderimiz olamazlar…

Görünürde müslüman olan birini, biz hangi hatasında uyarabiliriz; nasıl bir tavır takınmalıyız? Görünüşte müslüman olandan kastım, içi başka dışı başka olan, hareketleriyle sözleri uyuşmayan, imanı sadece kelime-i şahadette kalan insanlar değil elbette. Alnı secdeye değen kişinin kalbini biz göremeyiz ve hakkında hüküm veremeyiz asla. Kişinin halini araştırmak ve durumu hakkında konuşmak da dinimizde yeri olmayan, müslümana yakışmayacak tavırlardır. Ancak, toplumun dirliğini düzenini bozan, dinimize aykırı hareketini gördüğümüz ve bu hareketiyle kitleleri etkileyen insanları uyarmak, bizim sorumluluğumuzdur. Bu gıybet değildir , bu kimseyi dinden men etmek değildir; farkedilemeyen yanlış tutumuna ışık tutmak ve onu eliyle , diliyle düzeltme yoluna gitmektir. Bu konuda da sahabenin Tebük seferine katılmayan üç sahabeye karşı takındıkları bir tavır vardı.

”Sonunda ben de huzura girdim. Selâm verdiğim zaman Allah Rasûlü acı acı gülümsedi ve “Gel!” dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana, “Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de bîat edip söz vermemiş miydin; hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben şu cevabı verdim: “Evet ey Allah’ın Rasûlü! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp, mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü, -Allah’ın lütfu- insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat, yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğruluğu seçerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar da kuvvetli ve zengin olamamıştım!..”

Benim bu itirafım üzerine Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “İşte bu doğru söyledi” dedi. Sonra da bana müteveccihen, “Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları peşime takılarak, “Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Sen de savaşa katılmayan diğerlerinin ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleseydin ya!.. Halbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber Efendimiz’in (aleyhisselâm) istiğfâr etmesi yeterdi!” dediler. Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Rasûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimi inkar etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara, “Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?” diye sordum. “Evet iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi.” dediler. Onların kim olduklarını sorunca da “Biri Mürâre İbni Rebî’ el-Amrî, diğeri de Hilâl İbni Ümeyye el-Vâkıfî” diyerek, Bedir Gazvesi’ne katılmış olan nümune-i imtisal iki mükemmel şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.

Derken Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı..

İşte, bu minval üzere tam elli gün geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşıda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Rasûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) uğrayıp selam verirdim. “Acaba selâmımı alarak dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?” diye kendi kendime sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza durunca bana doğru yöneldiğini, ama kendisine baktığım zaman yüzünü hemen geri çevirdiğini görürdüm.”

Bir insanın ya da topluluğun, iyi işler yapıyor olmaları kötü işlerini mazur göstermez. İyi işlerinin de kötü işlerinin de karşılığını biz verecek değiliz. Ancak sahabenin bile bu konuda üstünlüğü olmamıştır.İçini, fikrini,kalbini bilmediğim insanın neden olsun ki? Hatırlayalım hadisi: ”Kaynak: Ebu Davud, Melahim 17, (4345)
Ravi (r.a.): Urs İbnu Amire el-Kindi ; Hadis: Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki: “Yeryüzünde bir kötülük işlendiği vakit, ona şahid olan bunu takbih ederse (kötü olduğunu te’yid ederse), o kötülüğü görmemiş gibi zararından kurtulur. O kötülüğe şahid olmadığı halde, işittiği zaman memnun kalan kimse, sanki şahid olmuş gibi manen zarar görür.”
İslam adına bir sefere katılmamak mı daha vahimdir yoksa İslam adına veya İslamda olmayan işlere kalkışıp, insanların günaha girmesine vesile olmak mı? Ben bilemedim… İkisi de birbirinden ağır!

Uyarmak, konu ile alakalı gerekli ayet ve hadisleri hatırlatmak elbette yapmamız gereken işler ise de şu hadisi de atlamamak; tartışırken dikkat etmek gerekebilir : ”“Enes (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: O der ki: “Din üzerinde münâkaşa yapıyorduk ki, üzerimize Hz. Peygamber (s.a.s.) geldi. Bizi münâkaşa (mirâ) eder halde görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed’in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyin; siz bununla mı (din ve akîde konularında münâkaşa ile mi) emrolundunuz? Bundan nehyedilmediniz mi? Sizden öncekiler de sadece bu sebepten yok olmadılar mı? Hayrı az olduğu için mücâdeleyi terk edin. Münâkaşayı terk edin; zira münâkaşa, kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münâkaşayı terk edin; zira fitnesinden emin olunmaz. Münâkaşayı terk edin; zira o, (zihinlerde) şüphe meydana getirir, amelleri yok eder. Münâkaşayı terk edin, zira mü’min (dinde) münâkaşa yapmaz. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşa yapanın haserâtı (zararı) tam olmuştur. Münâkaşayı terk edin, zira münâkaşada devam, günah için kâfidir. Münâkaşayı terk edin, zira o, Rabbim’in putlara tapmak ve şarap içmekten sonra beni nehyettiği ilk şeydir. Münâkaşayı terk edin, zira şeytan ibâdetten ümitsiz olduğu halde, aranıza fitne ve fesat sokmaktan ümitvârdır. İşte bu, dinde münâkaşadır. Münâkaşayı terk edin, zira İsrâiloğulları (bu yüzden) 71 fırkaya, hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunların bir kısmı (biri) hâriç, hepsi de dalâlet üzerindedir.” ‘Bu kurtulan kısmın kimler olduğu’ sorulduğu zaman Rasûlullah şu cevabı verdi: “Benim yolum üzerinde olanlar, ashâbım, Allah’ın dini üzerinde mücâdele ve münâzaraya girmeyenler ve herhangi bir günah sebebiyle tevhid ehlinden birini tekfir etmeyenlerdir.””

Reklamlar

Yazar: nedenvenasil

insanlara bir zerre kadar yararı olabilsin isteyen bir topluluk... http://konyasaglik.wordpress.com/ https://nedenvenasil.wordpress.com/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s